6 Şubat 2018 Salı

YÜRÜDÜĞÜM ONCA YOLUN ARDI

Yürüdüğüm onca yolun ardından, nereye geldiğimi fark etmem her zaman ki gibi birkaç dakikamı almıştı. Bu sefer diğerlerinden farklı, çok sert çarptı. Ne kadar ertelesen de, gözlerine uyku girmeden geçen her saniyenin değerini hissetmek istesen de, yine zamanı durduramayıp seninle de bu ana geldik işte. Ben yalnız oluruz diye düşünmüştüm. Fakat tahmin ettiğimden daha çok insan var, bu sefer durumunun gösterdiği önemden arz etse gerek bunu normal karşılayabilirim. Ne saçmalıyorum ben, galiba insanlarla selamlaşmam lazım.  İnsanların neredeyse hiçbirini tanımıyorum bile. Ayrıca kim bu insanlar, neden kimseyi tanımıyorum? Ama bilmem gerekmez miydi… Ne yapıyorum ben, ne kadardır tanıyordum ki zaten onu. Daha dün buraya gelmeli miydin diye düşünen sen değil miydin aptal. Ne bekliyordun ki.  Nerede olacağını bile bu sabah öğrendin ya da telefonunu açma cesaretini bugün gösterebilmiştin. Ne diyebilirim ki, ne yapabilirim ki.
Ayaklarım yine yaptı yapacağını, beni senin yanına getirdiler. Hiç düşünmesem senin yolunu bulacaklarına güvendiğim ayaklarım.  Çok özlemişim seni. Ne güzel hale getirmişsin yine uzandığın o yatağı, sanki ilk günümüz gibi değil mi, hatırlıyorsun değil mi? Mumlar vardı… ama öyle dalgalı aydınlatmıyordu odamızı, hani bütün gece öyle hızlı geçmiştir de, sabah ışıklarının nereden geldiğini anlamadığımız bir anda aydınlığını fark etmişizdir. İşte öyle aydınlatıyordu.  Böyle başlayan bir gecenin ardından, tıpkı şimdi olduğu gibi ağacın gölgesinin altında, ilk defa sana dokunmuştum. Sana dokunmak için onca fırsatım varken, bütün geceyi o ağacı izleyerek geçirmiştik hatırlıyor musun. Mumların bile söndüğünü fark etmeden sabah olmuştu. Ne konuşmuştuk yemin ederim hatırlamıyorum. Tek hatırladığım şey sana karşı olan o dayanılmaz tutkum ve senle geçirdiğim anın o ince edasıydı. Yumuşaklığıydı, vuslatımın dinmesiydi, karanlıkta gördüğüm gözlerindi, kokundu. Şimdi gözlerin kapalı ve tenindeki soğukluktan olsa gerek alamıyorum kokunu ve nedense bir türlü sana kavuştuğumu hissedemiyorum. Fakat lanet olsun hala yumuşacıksın buradan görebiliyorum. Ne oldu da sana böyle oldun şimdi, ha ne oldu da bıraktın sözümüzü. Hani bu dünyayı sevmeyi bırakmayacaktık. Yok saymıştım ayrılığı senle ben…
Özür dilerim, bunları benden almamalıydın. Çok az kalmıştı anlasana, hayalini kurduğumuz geleceğe çok az kalmıştı, niye sabredemedin. Neden bu kadar çabuk vazgeçtin. Korkağın tekisin çünkü değil mi, hayalini kurduğun her şeye en kolay yoldan ulaşmak istiyorsun ve en ufak ödün bile veremiyorsun. Gittiğin yerde şimdi her şeye sahip misin?  Şimdi bu kadar kolayken mutlu olmaya devam edebilecek misin? Peki bu mu senin mutluluğun olacak o aşağılık inanç?
Yapamıyorum anlatmam lazım, onun ölmeden önce nasıl iyi biri olduğunu anlatmam lazım. Şimdi ise buraya gelmemelerine gerek bile olmadığını, değmeyeceğini…
İnsanlar ölünce ne kadar çok değişiyor hiç fark ettiniz mi. Sıcacık elleri buz tutuyor, yumuşacık göğüsleri masaj yapmıyor artık, veya en güzel geleceğin şarkılarını dillendirmiyorlar o abes sesleriyle… Ve en komiği sanki hiçbir şey yapmamışlar gibi, arkalarını dönmekten de çekinmiyorlar. Hiçbir sorumlulukları yokmuş gibi, daha fazlası onların derdi değilmiş gibi. Arkalarında bıraktıklarını umursamadan... Utanmasalar yüzlerine bir gülücükte ekleyecekler. Hatta giderken çektikleri acının büyük bir vicdan azabıyla beraber geldiğini bile söyleyebilirler… İnanmayın boş verin çekin gidin işte. Değmez bunlar için üzülmeye, ağlamaya… İki gün öncesinde sorsaydınız bir de size sevgiden ve naiflikten bile bahsedebilirlerdi… Bende bu güzel sözlerine kanıp, onunda  benim gibi olduğunu düşünürdüm. Nerden bilebilirdim ki, böylesine hazır olduğunu, öylesine çekip gidebileceğini.
Söyle ne yapabilirdim ki, anlaşmamış mıydık içimizden geçen her şeyi paylaşacağımıza, yalan atmayacağımıza… Bu denli zayıf olduğunu nerden bilebilirdim. Hayır, bu anın gerçekliğiyle yüzleşmeye hazır değilim. Hayır, diz çöküp ağlamak çok mu abartı… Artık çok geç…
Ne kadardır burdayım artık bilmiyorum. Çığlıkları ve ağlayışları duydum hatta bir an, teselli için bana sarıldığını da… Omzuma dokunduklarını da hissettim, geriye her bakışımda ise yıldızlardan daha fazlası yoktu, galiba sende orada yerini almalıydın, birileri bana bunu hatırlatıyordu durmadan. Hatta inanır mısın bilmem, bir ara senin sesini de duydum. Galiba bu yüzden artık seninle konuşuyorum. Sana artık ne kadar kızsam ne kadar sinirlensem de boş biliyorum, fakat bir şeyler eksik ve onu doldurmadan kendimi tekrar bulamayacağımı da biliyorsun.
Annendi sanırsam sarılan, kokunu kimden aldığını şimdi anladım, ve en acısı, babandı galiba o kendime gelmemi sağlayan çığlığı atan, herhalde onu böyle görmek istemezdin bunu kimse tahmin edemezdi. 40 dakikadır burdaymışım, zaman bile geçmesini en istemediğim anlarda yine senin tarafında… Galiba gittik…

En son geriye bakılmaz ama, ben sadece seni anneni ve canını alan azraili görüyorum. Oraya kendimi yakıştıramadım, bunun için beni affedebilirsin umarım. Ne de olsa seni çok az tanıyormuşum…

3 Mayıs 2016 Salı

Varlık

Bir varmış bir yokmuş, yokluk ile varlık arasında, gidip geliyormuşuz. Varlıklarımız, kimilerine göre hiç olmamış ki, bu dünyanın nerdeyse hepsini kapsarken, Yokluklarımızda aynı şekilde fark edilmiyormuş. Yaşanan koca evrende, küçücük kalsakta, kendi varlığımızı bu mikro hayatta, koskoca makroda önemli bir şey arz ediyormuşçasına yaşayabiliyoruz işte. Bu varlıklarımızın önem arz etmesi gereken yerleri o kadar hunharca savuruyoruz ki kalbimize, benliğimiz şaşırıyor. Nerede nasıl ne yapmak istediğimizden bir habersiz yaşıyoruz. Ailemize, kardeşlerimize, her bir arkadaşımıza, her bir yükselişe, her bir başarıya, her bir hobiye, her bir bilgiye, her bir tene öyle çok savuruyoruz ki... Hiç bir zaman ulaşamayacağımız, o hayallerde kaybolup giderken, esasında hiçlikle karşı karşıya kalabiliyoruz ki, bunun sonucunda kendimizi hepsinin merkezinde, hepsine sahipmişçesine kandırabilmek, herhalde yaşamak denilen, o en temel iç güdünün adice bizi kandırmasına sebep oluyor. Kandırılmak derken, bilirsiniz siz de, kandırılmak asla karşı taraftan olan bir davranış değildir, herkes ve her şey olması gibi gerekirken, siz de sadece duyar ve kanmak istersiniz. Çünkü herkes kendinden sorumludur bu hayatta. Yaşamak istediklerimizi yaşarken, bunlardan diğer insanlar sorumlu olamaz öyle değil mi. Duymak istediklerin duyulmuş, yaşamak istenilenler yaşanırken. Özgür kararlar, geleceğe veya geçmişe dair olmak zorunda değildir. Herkes tıpkı kendinden sorumlu olduğu gibi, sadece anından sorumlu da olmalıdır. Gelecekle veya geçmişle olan bağlantımız da aynı şekilde bizim kararlarımız, fakat insanlarla olan veya doğa ile olan iletişimimiz, mekan ve özellikle zaman kısıtlamasından dolayı sadece an ile kısıtlı kalıyor. Geri kalan her şeyi kendi içimizde yaşıyoruz. Sahip olduğumuz tek kontrol kaynağı olan beden, ve bu bedenin iletişime geçebildiği anlarda ve yerlerdeyiz. Tek şeyimizin ben olduğu gerçeği dışında başka sahip olduğumuz bir şey yok esasında. Bencil kelimesinin anlamı her ne kadar, "kötü" şeyleri ifade etse de hayatımızdaki normlarda, esasında kopamadığımız bir nokta olsa gerek ki bencillik, kendi benliğimizin ifadesinden, veya yaptığımız herhangi bir şeyin esasında yine bir bene ait olduğu gerçeğinden farklı değildir. İnsanların bencillik diye ifade ettiği şey, karşı tarafın benliğinde, diğer benliklerle paylaşabilme özelliği bulunması gereken bir benlik olmasından bahsediyor olmaları gerek, kısa ve eksik bir özetle... Özetle varlığımız, varlığımız bir bedenden ibaret veya bir benden, bir senden belki, bir yerde bir ben daha vardır diyorum. Bir ben derken 2 farklı bedeni kastediyor olmak gibi bir şey de olabiliyor sanırsam. Benliğini genişletmek böyle bir şey. Bu da, o içindeki özü paylaşabilmekten ve, o özden bulmak gerekiyor sanırım. Özümüz bir, derdimiz bir olunca. Ne zamanın ne mekanın önemi kalıyor.

12 Mart 2016 Cumartesi

Sevmek ve Öldürmek

Biz insanlar, içimizde seven ve öldüren ile beraber yaşıyoruz. Biz hem sevip, hem öldürebiliyoruz, kılına zarar gelsin istemezken, yaşanmış her şeyi yok sayabiliyoruz. İnsanların varlığının önünde, kendi varlığımızı yok sayabilirken, kendi varlığımız için onların varlığına son verebiliyoruz. İnsan olmak, beraberinde getirdiği onca şeyle var olduğu gibi, bu var olan şeylerin birbiri ile var olamama durumunu da getiriyor. Yani hem sevip hem nasıl öldürmek isteyebiliriz ama sorarsan bunlarla beraber yaşıyorsun, içinde var olmak için can atan binlerce his, binlerce hayat, binlerce sebep ile birliktesin. Doğrunun her an manipüle edilebildiği ve değişebildiği bir dünyada, bir de kendi içindekilerle uğraşıyorsun, doğruya giden yoldaki çözümlerin bile, birbiri ile tartışırken, hem sevip hem öldüremezsin bile... Hareket etmek bu durumda zorlaşıyor ise, fark edilen nokta, yaşamanın sorgulamak ile başarabilmenin ne kadar zor olduğudur. Yaşamak denilen şey ise, sorgulamaktan öte, sorguladıklarının sonucunda, bir karara varabilmek ve ardından bunları yaşayabilmektir. Yaşamak kolay iş değildir, hele bir de yaşamayı ciddiye alıyorsan, ve yaşamanı anlamlandırmak istiyorsan.. Yaşamak için vermen gereken ödünler, tahmin ettiğinden fazla bile olabilirler.. Ne yaşamak istediğine göre değişebilmek de ihtimallerden biri iken, bazen her şeyi adabına göre yapmakta gerekir. Bazı değerler kaybolmaz, bazı şeylerden asla ödün veremezsin. Onlar seni yaşayan birine göre farklı kılan şeylerdir ki onlar, sen var oldukça senle veya senin etrafında dağılacak şeylerdir, bunlar senin gibi insan olanların sahip olması gerektiğini düşündüğün değerlerin bunlar senin kıymetlilerindir. Bir insan her türlü kafaya sahip olabilir, herkes her şey olabilir, ama bazı şeylerin değişmesini istemiyorsan, onları da kendi benliğin gibi sahiplenmelisin. İnsanlar bunlara sahip değilse ne yapmalısın? Gerçekten buda beni düşündüren bir soru sanırsam, uğraşmalı mı yada ne bileyim, en güzeli ne bileyim demek sanırsam...

27 Şubat 2016 Cumartesi

     Kendi başlığımı koymaktan aciz, benliğime bir o kadar uzak günlerdeyiz... Bilmek ile anlamak arasındaki o ince farkın unutulduğu anlarda, kendi bildiklerimizin yükünün altındayız. Yeni bir başlangıcın getirdiği heyecanın içinde, tatmadıklarımızın bilincindeyiz. Yaşamaya hissetmenin varlığı ile bilenmiş, fakat olduğu yerin en derinliklerine gömülmüşüz. Mekanın ve zamanın önemini kaybettiği yerde, bu kayıpların ağırlığı ile cebeleniyoruz. Yaşamaya, yaşayamadıklarımızla yönelmişiz, boşlukları doldurmaya çalışıyoruz. Peki geçmişte yapmak istediklerimizle, geçmişte yapacağım dediklerimiz arasındaki o çıkmazın arasında, şuan ne istiyoruz?
     En güzeli kazanmaktır ya da en güzeli kaybetmektir. Kaybetmek; Sahip olmanın yükünden kaçmaktır, belki. Belki de, sahip olduklarının değerinin artmasıdır, belki. Belkide, kaybedecek bir şey kalmadığında, kazanmak için seni bir şeyin engelleyememesidir yada ne bileyim, belki de, sen sahip olduklarınla sensindir. Sahip oldukların veya olacaklarının sana kattığı hislerdir seni açığa çıkaracak şey.
     Bu karmaşanın içinde yapılacak şey ise, hayatın  sahip olduğu düzenden kurtulmaya çalışıp, kendi düzenini kurmaya çalışmak ve ortak bakış açılarından uzaklaşmak. Eskiden sahip olunan o totaliter bakış açılarından uzaklaşıp, bildiğin anladığın sahiplendiğin her şeyi yeniden gözden geçirmektir. Sahip olunan onca ön yargı, ve boşa harcanan vakitleri anladıkça, azalmak gerekir. Bu gerekli ihtiyaç karşılanır, kazanmak için, önce kaybetmen gereken bir dönemde de, her şey sen içindir. daha çok sen için daha azsındır. Yapacağın adımlar benzese hatta aynı olsa bile, ne yaptığının bilincine daha çok sahip olursun. En güzeli sensindir, öylede ol.

4 Ocak 2015 Pazar

ilginç

      Çok ilginç bir şey yaşamak... Hem benim dilimde hemde başka lisanlarda, yaşamak ilgi çekici..

      Bunca kısacık ömrümde vaktimi yaşamaktan öte, yaşamanın ne olduğunu anlamaya geçirerek yaşadım. Önce kendimi anlamaya çalıştım, test ettim, zorladım, serbest bıraktım ve sonuç olarak bildiklerimi, uygulayabildiklerimi, sabrımı, tepkilerimi, durumlara bakış açımı, haddimi, gücümü, kısacası kendimi öğrendim. Bu konudaki çabalarımın elbet bir sonucu vardı, fakat bunlar beni öğrenmekte son değildi. Kendimi yaşamak istediğim bir ben olduğunu, bu benim değişken olduğunu ve bunun sabit kalamayacağını anladım, ve kendimi olduğum gibi kabul etmem gerektiğini ancak kendini sevdiğinde bu vücudun senin yaşamana izin vereceğini öğrendim. Genlerimden gelen bazı özelliklerimi değiştirmek için ise onların temelinde yatan duyguyu farklı bir şekilde tatmin etmeyi açıkcası kendimin sahip olduğu şeyleri, daha güzel şeyler haline getirmeye de çalıştım.
      Kendimi yaşarken kendime ek olarak, bazı şeyleri öğrenmem gerektiğini ve bunun için zaman ve uygun koşullara ihtiyacım olduğunu ve bunları sağladığım zaman olduğum beni hayal ettiğim gibi yaşayabileceğimi biliyordum. Eksiklerimin çokluğunu saymakla bitmez, fakat durum durum değerlendirildiğinde tamamlanması daha kolay bir hal alıyordu. Mükemmel olmadığım gibi, hem kendimi bildiğim vakit hemde kendime ayırabildiğim vakit bir o kadar az, Bunların ardında en kötüsü zaman zaman kendime kızmaktan kendimi alıkoyamadığım, ve bu dönüp kendime bakmayı istemiyorum, katabileceklerim ve değiştirebileceklerim var ve bu kavram sadece beni de kapsamıyor biliyorum, ama ne geçmişe nede bir milisaniye önceki bana bakmak istemiyorum, bu demek olmuyor benim etkilerimin şu anı etkiliyorsa bunları düzeltmek için uğraşmayacağım veya bunların sorumluluğunu almayacağım ve hala katıla katıla gülmeyeceğim... Ben Ben olmaktan gocunmak istemiyorum, Ben bütün iyi niyetlerimle vardım ve olmaya devam edicem, imkansızı isteyeceğim, biliyorum asla başaramayacağım ama bu beni asla yolumdan alıkoyamayacak. Ben bu tiyatroda oynanan dramada, herşey bittiğinde gülümsenicek bir şey olduğunun bilinciyle, samimiyeti oynamak istiyorum...
     Ben, bu bahsettiğim ben olabilmek için herşeyden ödün veririm ki elimde sadece biraz zaman biraz da mekan var sizlere verebileceğim, geri kalan şey ise ben, ben zaten bunu yaşamaya dünden razıyım... Bu benden böyle bahsederken Sadece bundan ibaret olmadığımı söylemek isterim... ki bu yüzden eklemek isterim ki sadece bunlar için değil Beni ben yapan herşey için, benim yaşamam gereken herşey için, ben olabilmek için herşeyden ödün veririm.
     Bu açıdan bakıldığında, bencil, pragmatist, ukela hatta belki materyalist biri olarak bile görünebilirim, Fakat ilginç bir şekilde benim için ben kavramı sadece bu bedeni içermiyor, hatta bütün insan bedenlerinide içermiyor, bu kavramı olabildiğince geniş, becerebildiğim kadar herşey için yapmaya çalışıyorum, yani hayat tarzımı bir ütopya içinde yaşarmışçasına yaşamayı ve bu yaşadığım ütopyada ise her ne kadar farklı olsak da temel kurallar çerçevesinde herkes bu denli anlayışlı ve bilinçliymişçesine yaşamaya çalışıyorum, biraz anarşist biraz pollyanna....

Yarimdir devam edilecek...
zeki olmak neyi gerektirir biliyior musun, olayları önceden görebilmeyi, bence zeki olmanın en büyük göstergelerinden biri budur, salaksan bunu anlayamayabilirsin, ama akıllı isen buna göre davranırsın ve her iki koşuldada geleceğin getilerini hisseder ve bunun

23 Ekim 2014 Perşembe

Freud, sanatçıyı

"İçe dönük, içgüdüsel gereksinimlerinin baskısı altında, onur/güç/servet/ün ve kadınların sevgisini
kazanma arzusunda, fakat doyumsuz biri olarak tanımlar; kendini doyumsuzluk içinde
hisseden sanatçının, yaşamsal gerçekle bağını kopardığını ve böylece tüm dikkatini düş
gücünün kapsadıklarını gerçekleştirmeye yönelttiğini söyler.“

ERİNÇ, S.M. (2004); Sanat Psikolojisine Giriş, Ankara: Ütopya Yayınevi.



"BU “Ben-im”lik, bilincin bilincinde olmak, kendinin farkında olmaktır. Ve o tanımlanamaz, nitelendirilemez olandır, çünkü onun sıfat ve nitelikleri yoktur. O sadece Ben’in Ben olusudur ve bu Ben de var olan her şeydir. Var olan her şey, ben olarak vardır."

http://tr.wikipedia.org/wiki/Nisargadatta_Maharaj


Benim, bu bedeni farklı bir yere koyup vucudümda eğitmeye kalkmam, imkansız olmaya başladığını anladım, ama bu bedeni kabullenir, ben bi ikimiz bi ben olarak yaşarsam. galiba yapabilicem.

21 Ekim 2014 Salı

Sen benim kadınım olamazsın!

Sen benim kadınım olamazsın!
Doğan bir güneş misali,
Umut değilsen bana...
Söylenememiş söz misali,
Bir çift göz değilsen bana...
Merakla dolmuş eller,
Dokunmuyorsa bana,
Merhametini kaybetmişse
Yahut fikrime ortak değilse
Sen benim kadınım olamazsın!