18 Kasım 2023 Cumartesi

Sıkışmak

Oturdum.

Herhangi bir yerde oturdum, seni de karşıma aldım. 

Büyük bir şevkle dolu gibiydik. Oturmanın gururuyla.

Baktık baktık, sustuk. 

Bir kaç kere göz yuvarladık. 

Ağlar gibi, sinirlenir gibiydi. 

Dayanamadım bende kızgın gibi oldum, anlar gibi oldum, bakar gibi oldum, sonra kafamı çevirdim.

Bakmaz oldum ama hisseder gibiydim. 

Ağzını açar gibi oldu. Baktı, bakmıyorum, Sustuk.

Umursamaz gibiydim, oda inanmıyor gibiydi.

Bakmadan göremedik, hissedemedik, bilemedik sustuk.

Çok zaman geçti, öyle bir geçti ki, kaçıncı tekrardaydık bilemedik.

Gider gibi oldu.

Bi an baktım, ciddi gibiydim.

Gitmedi, baktığımıda farketmedi.

Dayanır gibi oldum. 

Başarır gibiydim, gibilerde beceriksizim, bağırdım

-Hadi bakalım sıkıyorsa gidelim, oturmayalım. 

Ne olduğunu anlaması bir kaç dakikasını aldı.

-'Rahat di mi?' Dedim

-Rahat, öyle. dedi

Rahatsız gibi oldu, bağırdı

-Çık git artık, nereye varacak bu işin sonu? dedi

- Rahat dedim.

Baktık, baktık, sustuk.

Bir kaç kere göz yuvarladı.

Sinirlenir gibi oldum. Galiba kızdım.

Düşünür gibi oldum. Anlar gibiydim. Sordum;

- Neden oturuyorsun?

Bakındı, şaşırır gibiydi, umursamaz gibiydi, özler gibi oldu...

Ona sormamıştım ki, neden gibilerde yüzüyordu, anlar gibi değildim. Vazgeçer gibi olup kendime sordum.

Hani niye oturdun?

Düşünür gibi oldum ama düşünmek yorucuydu, gibi de kaldım. Biraz bekledim.

-Kendimi kandıracak gücüm bile yok. Çünkü yok.

Diye bağırdım.

Kıvranır gibiydi, birden durdu. Derin bir nefes aldı. Kendini toparladı. Kafasını çevirdi.

Duracak gibiydi.

Gözlerini çevirdi.

Tam bana bakıyordu. Savunmasız gibiydim.

Çok derinlere gider gibi oldu.

Haykırdım.

Gözümden bir yaş damla gelir gibi oldu. 

Yoruldum. 

iyi ki oturuyordum.

Orada uyuyakaldım.


Duru

İşte orada;
çok uzakta değil, hemen karşımda
Sen, sen daha yakınsın.
O kadar bendesin ki
Yılların eskitemediği bir rap müziği gibisin.
Çoukluğumdan bir şeker tadında dudakların.
Tek dileğin mutluluk.

İşte yok artık;
geçmişe gömülü
Karşımda sen
Bir tinin fedası ve yeniden doğuşum
Sırtımda özgürlük

İşte orada;
teslimiyetim, bertaraf ilanım
Sen karşımda
Yetemedi sevgim
kuru, SU
Lütfen.


12 Temmuz 2022 Salı

Tek Renklilik

Keyiflisin, biraz da solgun...
Çok kalabalık, çok ses var etrafta,
Nasıl da rahatsız olmazsın,
Böyle nasıl gülümseyebilirsin
Herşeyin farkında ve hakim.
Hayranların ayrımlarda,
Sen ise gezginisin koltuğunun.

Telefon çalıyor,
Bilinmeyenlerden hatırlananlara,
Kirli toprağa basan ayaklarımız kirli
Ağaçlar karanlık, güneş serin
Bir porsuk yemeklerimizin tepesinde
gözlerini kaldırmış sana bakıyor,
Sen dalgın biraz da solgun...

Gül, gidebildiğin kadar,
Ez kaldırımları,
Ez toprakları
Ez kemiklerimizi
Bütün manzara dokunurken gözlerine
Bak uzaklara,
Işıklar Parlarken hala
Gölün yanında, Ayın altında.







1 Eylül 2018 Cumartesi

Kusur

Değerliydin
Yıllarca sana taptim, seni aradım..
Yakınlığın hep beni korkuttu fakat sana yaklaşmaktan kendimi asla alıkoyamadım. Çünkü sen orada ve sadece benim içindin. Bunu biliyordum, imkansizliklar deryasında bile başkaları için imkansizdin. Belki de insanda bulunan en değerli şeydin, sen sadece ona ve o yaşanmışlığa aittin. Sana, bana ve onlara aittin. Ait olduğun herkeste özel ve sadeydin...
Sen bizden once de vardın belki de ve biz seni taşımak için doğmuştuk.
Özeldin belki bu yüzden özeldik.
Biliyor musun, içinde barindirdigin onlarca sebeple beraber korkulasi bir hal alıyorsun çünkü hepimiz kadar sende biliyorsun, bu kadar gerçek, bu dünyaya ait olamaz, bu kadar doğru bizim icin fazla ağır. O yüzden bazen izin veriyoruz fakat sana olan saygimizdan sadece, sadece belkilerle varız, asla kucağında olamayacağız belki bir daha doğduğumuz ananın, belki de sevdigimizin ve hep ayrı kalacagiz, bir yerde kopacağız ve yine bu imkansizliklarin temaşasinda, birbirimize dokunacağız. Varmanın sadece amaç olarak kaldığını unutamayacağız.
Şimdi sen bu kadar karmaşa içinde yine de diyorsun biliyorum, haklısın da sana sus da demiyorum, diyemem zaten fakat konuşmana da gerek yok artık sanki ha, sende öyle güzelsin ve bir farkın yok çünkü sadece herşey kadar bir kusursun.

6 Şubat 2018 Salı

YÜRÜDÜĞÜM ONCA YOLUN ARDI

Yürüdüğüm onca yolun ardından, nereye geldiğimi fark etmem her zaman ki gibi birkaç dakikamı almıştı. Bu sefer diğerlerinden farklı, çok sert çarptı. Ne kadar ertelesen de, gözlerine uyku girmeden geçen her saniyenin değerini hissetmek istesen de, yine zamanı durduramayıp seninle de bu ana geldik işte. Ben yalnız oluruz diye düşünmüştüm. Fakat tahmin ettiğimden daha çok insan var, bu sefer durumunun gösterdiği önemden arz etse gerek bunu normal karşılayabilirim. Ne saçmalıyorum ben, galiba insanlarla selamlaşmam lazım.  İnsanların neredeyse hiçbirini tanımıyorum bile. Ayrıca kim bu insanlar, neden kimseyi tanımıyorum? Ama bilmem gerekmez miydi… Ne yapıyorum ben, ne kadardır tanıyordum ki zaten onu. Daha dün buraya gelmeli miydin diye düşünen sen değil miydin aptal. Ne bekliyordun ki.  Nerede olacağını bile bu sabah öğrendin ya da telefonunu açma cesaretini bugün gösterebilmiştin. Ne diyebilirim ki, ne yapabilirim ki.
Ayaklarım yine yaptı yapacağını, beni senin yanına getirdiler. Hiç düşünmesem senin yolunu bulacaklarına güvendiğim ayaklarım.  Çok özlemişim seni. Ne güzel hale getirmişsin yine uzandığın o yatağı, sanki ilk günümüz gibi değil mi, hatırlıyorsun değil mi? Mumlar vardı… ama öyle dalgalı aydınlatmıyordu odamızı, hani bütün gece öyle hızlı geçmiştir de, sabah ışıklarının nereden geldiğini anlamadığımız bir anda aydınlığını fark etmişizdir. İşte öyle aydınlatıyordu.  Böyle başlayan bir gecenin ardından, tıpkı şimdi olduğu gibi ağacın gölgesinin altında, ilk defa sana dokunmuştum. Sana dokunmak için onca fırsatım varken, bütün geceyi o ağacı izleyerek geçirmiştik hatırlıyor musun. Mumların bile söndüğünü fark etmeden sabah olmuştu. Ne konuşmuştuk yemin ederim hatırlamıyorum. Tek hatırladığım şey sana karşı olan o dayanılmaz tutkum ve senle geçirdiğim anın o ince edasıydı. Yumuşaklığıydı, vuslatımın dinmesiydi, karanlıkta gördüğüm gözlerindi, kokundu. Şimdi gözlerin kapalı ve tenindeki soğukluktan olsa gerek alamıyorum kokunu ve nedense bir türlü sana kavuştuğumu hissedemiyorum. Fakat lanet olsun hala yumuşacıksın buradan görebiliyorum. Ne oldu da sana böyle oldun şimdi, ha ne oldu da bıraktın sözümüzü. Hani bu dünyayı sevmeyi bırakmayacaktık. Yok saymıştım ayrılığı senle ben…
Özür dilerim, bunları benden almamalıydın. Çok az kalmıştı anlasana, hayalini kurduğumuz geleceğe çok az kalmıştı, niye sabredemedin. Neden bu kadar çabuk vazgeçtin. Korkağın tekisin çünkü değil mi, hayalini kurduğun her şeye en kolay yoldan ulaşmak istiyorsun ve en ufak ödün bile veremiyorsun. Gittiğin yerde şimdi her şeye sahip misin?  Şimdi bu kadar kolayken mutlu olmaya devam edebilecek misin? Peki bu mu senin mutluluğun olacak o aşağılık inanç?
Yapamıyorum anlatmam lazım, onun ölmeden önce nasıl iyi biri olduğunu anlatmam lazım. Şimdi ise buraya gelmemelerine gerek bile olmadığını, değmeyeceğini…
İnsanlar ölünce ne kadar çok değişiyor hiç fark ettiniz mi. Sıcacık elleri buz tutuyor, yumuşacık göğüsleri masaj yapmıyor artık, veya en güzel geleceğin şarkılarını dillendirmiyorlar o abes sesleriyle… Ve en komiği sanki hiçbir şey yapmamışlar gibi, arkalarını dönmekten de çekinmiyorlar. Hiçbir sorumlulukları yokmuş gibi, daha fazlası onların derdi değilmiş gibi. Arkalarında bıraktıklarını umursamadan... Utanmasalar yüzlerine bir gülücükte ekleyecekler. Hatta giderken çektikleri acının büyük bir vicdan azabıyla beraber geldiğini bile söyleyebilirler… İnanmayın boş verin çekin gidin işte. Değmez bunlar için üzülmeye, ağlamaya… İki gün öncesinde sorsaydınız bir de size sevgiden ve naiflikten bile bahsedebilirlerdi… Bende bu güzel sözlerine kanıp, onunda  benim gibi olduğunu düşünürdüm. Nerden bilebilirdim ki, böylesine hazır olduğunu, öylesine çekip gidebileceğini.
Söyle ne yapabilirdim ki, anlaşmamış mıydık içimizden geçen her şeyi paylaşacağımıza, yalan atmayacağımıza… Bu denli zayıf olduğunu nerden bilebilirdim. Hayır, bu anın gerçekliğiyle yüzleşmeye hazır değilim. Hayır, diz çöküp ağlamak çok mu abartı… Artık çok geç…
Ne kadardır burdayım artık bilmiyorum. Çığlıkları ve ağlayışları duydum hatta bir an, teselli için bana sarıldığını da… Omzuma dokunduklarını da hissettim, geriye her bakışımda ise yıldızlardan daha fazlası yoktu, galiba sende orada yerini almalıydın, birileri bana bunu hatırlatıyordu durmadan. Hatta inanır mısın bilmem, bir ara senin sesini de duydum. Galiba bu yüzden artık seninle konuşuyorum. Sana artık ne kadar kızsam ne kadar sinirlensem de boş biliyorum, fakat bir şeyler eksik ve onu doldurmadan kendimi tekrar bulamayacağımı da biliyorsun.
Annendi sanırsam sarılan, kokunu kimden aldığını şimdi anladım, ve en acısı, babandı galiba o kendime gelmemi sağlayan çığlığı atan, herhalde onu böyle görmek istemezdin bunu kimse tahmin edemezdi. 40 dakikadır burdaymışım, zaman bile geçmesini en istemediğim anlarda yine senin tarafında… Galiba gittik…

En son geriye bakılmaz ama, ben sadece seni anneni ve canını alan azraili görüyorum. Oraya kendimi yakıştıramadım, bunun için beni affedebilirsin umarım. Ne de olsa seni çok az tanıyormuşum…

3 Mayıs 2016 Salı

Varlık

Bir varmış bir yokmuş, yokluk ile varlık arasında, gidip geliyormuşuz. Varlıklarımız, kimilerine göre hiç olmamış ki, bu dünyanın nerdeyse hepsini kapsarken, Yokluklarımızda aynı şekilde fark edilmiyormuş. Yaşanan koca evrende, küçücük kalsakta, kendi varlığımızı bu mikro hayatta, koskoca makroda önemli bir şey arz ediyormuşçasına yaşayabiliyoruz işte. Bu varlıklarımızın önem arz etmesi gereken yerleri o kadar hunharca savuruyoruz ki kalbimize, benliğimiz şaşırıyor. Nerede nasıl ne yapmak istediğimizden bir habersiz yaşıyoruz. Ailemize, kardeşlerimize, her bir arkadaşımıza, her bir yükselişe, her bir başarıya, her bir hobiye, her bir bilgiye, her bir tene öyle çok savuruyoruz ki... Hiç bir zaman ulaşamayacağımız, o hayallerde kaybolup giderken, esasında hiçlikle karşı karşıya kalabiliyoruz ki, bunun sonucunda kendimizi hepsinin merkezinde, hepsine sahipmişçesine kandırabilmek, herhalde yaşamak denilen, o en temel iç güdünün adice bizi kandırmasına sebep oluyor. Kandırılmak derken, bilirsiniz siz de, kandırılmak asla karşı taraftan olan bir davranış değildir, herkes ve her şey olması gibi gerekirken, siz de sadece duyar ve kanmak istersiniz. Çünkü herkes kendinden sorumludur bu hayatta. Yaşamak istediklerimizi yaşarken, bunlardan diğer insanlar sorumlu olamaz öyle değil mi. Duymak istediklerin duyulmuş, yaşamak istenilenler yaşanırken. Özgür kararlar, geleceğe veya geçmişe dair olmak zorunda değildir. Herkes tıpkı kendinden sorumlu olduğu gibi, sadece anından sorumlu da olmalıdır. Gelecekle veya geçmişle olan bağlantımız da aynı şekilde bizim kararlarımız, fakat insanlarla olan veya doğa ile olan iletişimimiz, mekan ve özellikle zaman kısıtlamasından dolayı sadece an ile kısıtlı kalıyor. Geri kalan her şeyi kendi içimizde yaşıyoruz. Sahip olduğumuz tek kontrol kaynağı olan beden, ve bu bedenin iletişime geçebildiği anlarda ve yerlerdeyiz. Tek şeyimizin ben olduğu gerçeği dışında başka sahip olduğumuz bir şey yok esasında. Bencil kelimesinin anlamı her ne kadar, "kötü" şeyleri ifade etse de hayatımızdaki normlarda, esasında kopamadığımız bir nokta olsa gerek ki bencillik, kendi benliğimizin ifadesinden, veya yaptığımız herhangi bir şeyin esasında yine bir bene ait olduğu gerçeğinden farklı değildir. İnsanların bencillik diye ifade ettiği şey, karşı tarafın benliğinde, diğer benliklerle paylaşabilme özelliği bulunması gereken bir benlik olmasından bahsediyor olmaları gerek, kısa ve eksik bir özetle... Özetle varlığımız, varlığımız bir bedenden ibaret veya bir benden, bir senden belki, bir yerde bir ben daha vardır diyorum. Bir ben derken 2 farklı bedeni kastediyor olmak gibi bir şey de olabiliyor sanırsam. Benliğini genişletmek böyle bir şey. Bu da, o içindeki özü paylaşabilmekten ve, o özden bulmak gerekiyor sanırım. Özümüz bir, derdimiz bir olunca. Ne zamanın ne mekanın önemi kalıyor.

12 Mart 2016 Cumartesi

Sevmek ve Öldürmek

Biz insanlar, içimizde seven ve öldüren ile beraber yaşıyoruz. Biz hem sevip, hem öldürebiliyoruz, kılına zarar gelsin istemezken, yaşanmış her şeyi yok sayabiliyoruz. İnsanların varlığının önünde, kendi varlığımızı yok sayabilirken, kendi varlığımız için onların varlığına son verebiliyoruz. İnsan olmak, beraberinde getirdiği onca şeyle var olduğu gibi, bu var olan şeylerin birbiri ile var olamama durumunu da getiriyor. Yani hem sevip hem nasıl öldürmek isteyebiliriz ama sorarsan bunlarla beraber yaşıyorsun, içinde var olmak için can atan binlerce his, binlerce hayat, binlerce sebep ile birliktesin. Doğrunun her an manipüle edilebildiği ve değişebildiği bir dünyada, bir de kendi içindekilerle uğraşıyorsun, doğruya giden yoldaki çözümlerin bile, birbiri ile tartışırken, hem sevip hem öldüremezsin bile... Hareket etmek bu durumda zorlaşıyor ise, fark edilen nokta, yaşamanın sorgulamak ile başarabilmenin ne kadar zor olduğudur. Yaşamak denilen şey ise, sorgulamaktan öte, sorguladıklarının sonucunda, bir karara varabilmek ve ardından bunları yaşayabilmektir. Yaşamak kolay iş değildir, hele bir de yaşamayı ciddiye alıyorsan, ve yaşamanı anlamlandırmak istiyorsan.. Yaşamak için vermen gereken ödünler, tahmin ettiğinden fazla bile olabilirler.. Ne yaşamak istediğine göre değişebilmek de ihtimallerden biri iken, bazen her şeyi adabına göre yapmakta gerekir. Bazı değerler kaybolmaz, bazı şeylerden asla ödün veremezsin. Onlar seni yaşayan birine göre farklı kılan şeylerdir ki onlar, sen var oldukça senle veya senin etrafında dağılacak şeylerdir, bunlar senin gibi insan olanların sahip olması gerektiğini düşündüğün değerlerin bunlar senin kıymetlilerindir. Bir insan her türlü kafaya sahip olabilir, herkes her şey olabilir, ama bazı şeylerin değişmesini istemiyorsan, onları da kendi benliğin gibi sahiplenmelisin. İnsanlar bunlara sahip değilse ne yapmalısın? Gerçekten buda beni düşündüren bir soru sanırsam, uğraşmalı mı yada ne bileyim, en güzeli ne bileyim demek sanırsam...