Yürüdüğüm
onca yolun ardından, nereye geldiğimi fark etmem her zaman ki gibi birkaç
dakikamı almıştı. Bu sefer diğerlerinden farklı, çok sert çarptı. Ne kadar
ertelesen de, gözlerine uyku girmeden geçen her saniyenin değerini hissetmek
istesen de, yine zamanı durduramayıp seninle de bu ana geldik işte. Ben yalnız
oluruz diye düşünmüştüm. Fakat tahmin ettiğimden daha çok insan var, bu sefer
durumunun gösterdiği önemden arz etse gerek bunu normal karşılayabilirim. Ne
saçmalıyorum ben, galiba insanlarla selamlaşmam lazım. İnsanların
neredeyse hiçbirini tanımıyorum bile. Ayrıca kim bu insanlar, neden kimseyi
tanımıyorum? Ama bilmem gerekmez miydi… Ne yapıyorum ben, ne kadardır tanıyordum
ki zaten onu. Daha dün buraya gelmeli miydin diye düşünen sen değil miydin
aptal. Ne bekliyordun ki. Nerede
olacağını bile bu sabah öğrendin ya da telefonunu açma cesaretini bugün
gösterebilmiştin. Ne diyebilirim ki, ne yapabilirim ki.
Ayaklarım
yine yaptı yapacağını, beni senin yanına getirdiler. Hiç düşünmesem senin
yolunu bulacaklarına güvendiğim ayaklarım.
Çok özlemişim seni. Ne güzel hale getirmişsin yine uzandığın o yatağı,
sanki ilk günümüz gibi değil mi, hatırlıyorsun değil mi? Mumlar vardı… ama öyle
dalgalı aydınlatmıyordu odamızı, hani bütün gece öyle hızlı geçmiştir de, sabah ışıklarının nereden geldiğini anlamadığımız bir anda aydınlığını fark etmişizdir. İşte öyle aydınlatıyordu. Böyle başlayan bir gecenin ardından,
tıpkı şimdi olduğu gibi ağacın gölgesinin altında, ilk defa sana dokunmuştum.
Sana dokunmak için onca fırsatım varken, bütün geceyi o ağacı izleyerek
geçirmiştik hatırlıyor musun. Mumların bile söndüğünü fark etmeden sabah
olmuştu. Ne konuşmuştuk yemin ederim hatırlamıyorum. Tek hatırladığım şey sana
karşı olan o dayanılmaz tutkum ve senle geçirdiğim anın o ince edasıydı.
Yumuşaklığıydı, vuslatımın dinmesiydi, karanlıkta gördüğüm gözlerindi, kokundu.
Şimdi gözlerin kapalı ve tenindeki soğukluktan olsa gerek alamıyorum kokunu ve
nedense bir türlü sana kavuştuğumu hissedemiyorum. Fakat lanet olsun hala
yumuşacıksın buradan görebiliyorum. Ne oldu da sana böyle oldun şimdi, ha ne
oldu da bıraktın sözümüzü. Hani bu dünyayı sevmeyi bırakmayacaktık. Yok
saymıştım ayrılığı senle ben…
Özür
dilerim, bunları benden almamalıydın. Çok az kalmıştı anlasana, hayalini
kurduğumuz geleceğe çok az kalmıştı, niye sabredemedin. Neden bu kadar çabuk
vazgeçtin. Korkağın tekisin çünkü değil mi, hayalini kurduğun her şeye en kolay
yoldan ulaşmak istiyorsun ve en ufak ödün bile veremiyorsun. Gittiğin yerde
şimdi her şeye sahip misin? Şimdi bu
kadar kolayken mutlu olmaya devam edebilecek misin? Peki bu mu senin mutluluğun
olacak o aşağılık inanç?
Yapamıyorum
anlatmam lazım, onun ölmeden önce nasıl iyi biri olduğunu
anlatmam lazım. Şimdi ise buraya gelmemelerine gerek bile olmadığını,
değmeyeceğini…
İnsanlar
ölünce ne kadar çok değişiyor hiç fark ettiniz mi. Sıcacık elleri buz tutuyor,
yumuşacık göğüsleri masaj yapmıyor artık, veya en güzel geleceğin şarkılarını
dillendirmiyorlar o abes sesleriyle… Ve en komiği sanki hiçbir şey yapmamışlar
gibi, arkalarını dönmekten de çekinmiyorlar. Hiçbir sorumlulukları yokmuş gibi,
daha fazlası onların derdi değilmiş gibi. Arkalarında bıraktıklarını
umursamadan... Utanmasalar yüzlerine bir gülücükte ekleyecekler. Hatta giderken
çektikleri acının büyük bir vicdan azabıyla beraber geldiğini bile
söyleyebilirler… İnanmayın boş verin çekin gidin işte. Değmez bunlar için
üzülmeye, ağlamaya… İki gün öncesinde sorsaydınız bir de size sevgiden ve
naiflikten bile bahsedebilirlerdi… Bende bu güzel sözlerine kanıp, onunda benim gibi olduğunu düşünürdüm. Nerden
bilebilirdim ki, böylesine hazır olduğunu, öylesine çekip gidebileceğini.
Söyle
ne yapabilirdim ki, anlaşmamış mıydık içimizden geçen her şeyi paylaşacağımıza,
yalan atmayacağımıza… Bu denli zayıf olduğunu nerden bilebilirdim. Hayır, bu
anın gerçekliğiyle yüzleşmeye hazır değilim. Hayır, diz çöküp ağlamak çok mu
abartı… Artık çok geç…
Ne
kadardır burdayım artık bilmiyorum. Çığlıkları ve ağlayışları duydum hatta bir
an, teselli için bana sarıldığını da… Omzuma dokunduklarını da hissettim,
geriye her bakışımda ise yıldızlardan daha fazlası yoktu, galiba sende orada
yerini almalıydın, birileri bana bunu hatırlatıyordu durmadan. Hatta inanır
mısın bilmem, bir ara senin sesini de duydum. Galiba bu yüzden artık seninle
konuşuyorum. Sana artık ne kadar kızsam ne kadar sinirlensem de boş biliyorum,
fakat bir şeyler eksik ve onu doldurmadan kendimi tekrar bulamayacağımı da
biliyorsun.
Annendi
sanırsam sarılan, kokunu kimden aldığını şimdi anladım, ve en acısı, babandı
galiba o kendime gelmemi sağlayan çığlığı atan, herhalde onu böyle görmek
istemezdin bunu kimse tahmin edemezdi. 40 dakikadır burdaymışım, zaman bile
geçmesini en istemediğim anlarda yine senin tarafında… Galiba gittik…
En
son geriye bakılmaz ama, ben sadece seni anneni ve canını alan azraili
görüyorum. Oraya kendimi yakıştıramadım, bunun için beni affedebilirsin umarım.
Ne de olsa seni çok az tanıyormuşum…